PAYLAŞ

Fütürizm‘in toplumsal dinamiklerinin hazırlandığı dönemdir. Hızın yüceltildiği, savaşın ve saldırganlığın vurgulandığı, başkaldırının kutsandığı bir manifestoyla ortaya çıkan Fütürizm, hareketsizliğe, tembelliğe ve yavaşlığa karşı bir meydan okumayla, özellikle edebiyat, tiyatro, müzik ve mimariye etkileri ile kısa sürede birçok sanatçının etrafında toplandığı sanat akımı olmuştur.

Sanayi toplumunu ve kent hayatını yücelten unsurları barındıran Fütürizm, şantiyeleri, tersaneleri, köprüleri, gemileri, uçakları, rayları ve lokomotifleri övmüş, devinimi ve hızı yüceltmiştir.


İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge, 1878’de birden fazla kamerayla bir yarış atını fotoğrafladı. Bunu yapmasındaki amaç, çekilen resimleri birleştirerek ilk hareketli görüntüyü oluşturmaktı. Kamera teknolojisinin daha sonra daha da gelişmesiyle Lumiere Kardeşler, 1895’te ilk halka açık sinema gösterisiyle yeni bir kitle sanatı yaratmışlardı. Günümüzdeki kameraların çalışma prensibi 100 yılı aşkındır hiç değişmemiştir. İster dijital ister analog olsun, görüntüler 24 kare/saniye resimlerden oluşur. İnsan gözü, saniye başı 24 kareden fazlasını algılayamaz.

Sinemanın, görüntünün diliyle farklı dünyalar kurma, anlamı “gösterilenle” aktarma ve yeni anlamlara varma, geleceğe yönelik sözlerini de bu yolla söyleme amaçlarının yanında, zamanla yüklenmiş olduğu bir amaç daha vardır ki o da geleceğe şekil vermektir.

Fütürizm, toplumsal hayata dair ilerici ve devingen bir söylem taşıyordu. Bu ve benzeri söylemler taşıyan her politik, ideolojik, sanatsal, öznel veya sosyal oluşum, kendi içinde yıkmayı ve yeniden yapılandırmayı da hedefleyen nitelikler taşır. Günümüzde bu türden radikal, keskin, net ve açıkça kendisini ortaya koyan değişimler değil, gerçekleşmesi uzun zamana yayılan; yıkmanın, vazgeçmenin duygusal yapısına ters, planlı ve öngörülebilir hesaplamalar gerektiren, duyurmayan, örtük değişimler yaşanmaktadır.

Sinema akımları konusunda Fütürizm, ilk etkilerini resim sanatında ve edebiyatta gösterdi, Marinetti görüşlerini resimlerinde uygulayan Balla ve görüşleri heykellerinde somutlaştıran Boccioni sayesinde Fütürizm tüm görsel sanatlara yayıldı.


Fütürizmde sinema çok önemlidir. İlk Fütürist film örnekleri Rusya’da verilmişti. Rus sinema kuramcısı Lev Kuleşov (1899-1970) bir yönetmenin filmi yapmak için ayrı, birbirleriyle ilgisi olmayan, farklı an ve günlerde çekilmiş parçaları bir araya getirerek, dağınık pozları en uygun, en anlamlı, eksiksiz ve düzenli bir şekilde sıralaması gerektiğini belirterek filmlerde montajın önemini ilk ortaya koyan sinemacıdır.

Gelecekçilik izlerini taşıyan ilk filmin, Goerges Melies’in yönetmenliğinde olan Aya Seyahat (A Trip to the Moon, Melies, 1902) ile başladığını bilmek; Fütürizm tarihinin yanı sıra, sinema kültürü anlamında da önemli bir bilgi oluşturmaktadır. Melies’in, sinemada ki “gelecek” anlatısını günümüzde de sıkça kullanılan “uzay” imgesiyle başlatması; Bilim-Kurgu türünün temellerini atmasına öncülük etmiştir. Bir diğer açıdan da, Geroges Melies’in sinemadaki il “gerçeklik” ideallerine yön verdiği görülebilmektedir. Sinemada gösterilen gelecek, çoğu zaman yaşadığımız dünyadaki geleceğin bir aynası olarak görülebilmektedir. Bu doğrultuda, bir filmin üretildikten sonraki söylemi nasıl dikkate alınıyorsa, o filmin üretim sürecindeki çalışmaları da göz ardı edilmemelidir.

 

Sinema sanatında teknolojiyle en çok içli dışlı olan tür bilimkurgudur. Bilimkurgu, gerçekçilik açısından teknolojiye bağımlıdır.  Bilim kurgu sinemasını, Fütürist düşünce yapısını merkezinde taşıyan ve filmsel anlatılarında Fütürizm’in idealleştirdiği gelecekçi temaları yoğun biçimde kullanan bir film türü olarak ifade edebiliriz. Bu tarz filmler genel olarak temalarında; uzamsal ve zamansal yolculukları, uzay ya da uzaylı imgelemeleri, imkânsız icatları, ışık yollarını ve yüksek gökdelenleri ele almaktadır. Bilim- Kurgu filmlerinde yaratılan hikâyeler, Fütürizm’in felsefesinde yatan metaforları da kullanarak, seyirciyi geleceğe çağıran ya da gelecekte olacakları izleyiciye sorgulatan bir anlatı biçiminde sergilenebilmektedir.

Teknolojik imkânların sınırlılığı genişlediği sürece, bilim-kurgu filmleri de sınırsızlıklarını mantıksal bütünlüğe dayandırarak ilerletmek durumundadır. Bu söylem tarihsel sürecin getirdiği yaşanmışlıklara göre de değişebilmektedir. Örneğin; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, birçok ülke teknolojik anlamda yükselirken, bir taraftan da ortaya çıkan toplumsal sorunlar, o dönemde üretilen filmlerin konularını da şekillendirmiştir.

Günümüzde dünya genelinde üretilen bilim-kurgu türü filmler ise, 80’lerde ki politik ve teknolojik gelişmelerin hızlı değişimleri sayesinde hareketlenmeye başlamıştır. Yaşadığımız çağda bu durum yalnızca filmlerden ibaret olmamaktadır. Giderek işlerin dijitalleştiği bir dünyada, başta popüler kültür metinleri olmak üzere; kitle iletişim araçları ve hızla çoğalan mobil cihazlar, Fütürist ilkelerin yön gösterdiği şekilde güçlü bir “yenilik” döngüsüne girmiştir.

Filmde teknolojik olarak gelişmiş bir dünya yaratmak ve bu dünyayı seyirciye kanıtlamak, aynı zamanda bilimsel
açıdan bir öngörü ve imkân da sağlayabilmektedir. Sinema, kurgusal bir gerçeklik yaratırken, fütürizm ise filmde kullanılan teknolojiyi “olağanüstü” algısından kurtarmaya çalışır. Temel olarak gelecekçilik olgusu, filmdeki gerçeklik ile özdeşleşir. Bu şekilde seyirci, gerçek dünyada henüz görmediği yeniliğin hayalini kurmaya, yönelmeye ve ihtiyaç duymaya başlar. Henüz icat edilmemiş bir aracın filmde bir karakter tarafından kullanılıyor olması, aynı zamanda toplumu, gelecekteki yeniliklere hazırlama fikri açısından önemli bir rol oynamaktadır.

Kahinlerin bilimsel açıdan günümüzde geleceği ön gören bir kişinin olması mümkün değildir.
Bilim-kurgu filmlerinin temel özelliklerinden biri de, kurulan ütopyaları mantıksal bir gerçeklikle buluşturma girişimidir.

 

Fütürizm akımının ilkesinde benimsenen yenilik arayışları, bilimsel alanda ilerleme kaydederken, sosyolojik ve toplumsal alanlarda da yeni bir düzen inşa edebilme gücüne sahip olmaktadır. Bu sebeple teknolojinin bireyi aydınlatması ve uzamsal ve mekânsal yaratılar sunması, aynı zamanda yeni bir dünya ve ileti aktarımının da oluşturulmasına imkân sağlamaktadır. Kullanılan teknolojileri kabul etmek veya yaşam standartlarını bu teknolojilerin yenilenme potansiyellerine göre geliştirmek, gelecekte gerçekleşecek olan yeniliklere karşı da bir beklenti oluşturmaktadır. Fütürist ideallere bağlı olarak tasarlanan Bilim-Kurgu filmleri, izleyiciye geleceği sorgulatma girişiminde bulunurken bir
yandan da sinemanın gösterge diliyle olağanlaştırma ve bireyi hazırlama avantajını elde
edebilmektedir. Bu anlamda sinemada fütüristik bakış açısı, hayal edilen herhangi bir nesnenin görselleştirilmesi ve bir senaryo içinde kullanılmasını gerçek dünyaya yönelik bir aydınlanma girişimi olarak da düşünebilmektedir. Filmlerin karakterler arası ilişkilerden yola çıkarak teknolojik aygıtlarla tanışma süreçleri ya da bulundukları ütopyada yaşayabilme evreleri, izleyicinin zihninde bir farkındalık sağlayabilmektedir. Buradan yola çıkarak araştırmada, yönetmenler ve senaristlerin kurguladığı ütopyalar, görmek istedikleri ve ihtiyaç duydukları dünyayı izleyiciye nasıl ulaştırdıkları incelenmiştir. Bu çalışmada, kurgusal olarak tasarlanan araçların bir hayal ürünü olmaktan çıkıp, gerçeklik olgusu ile kurduğu ilişki, filmin üzerinden gösterdiği çözümleme tekniği ile ele alınır.

Görselliğin, çeşitli sektörlerden dijital teknolojiye varıncaya kadar geniş alanda kullanımı, gözün ve retinanın sırlarının keşfedilmesiyle daha da artmış; “görmenin konuşmadan önce geldiği”  yeniden keşfedilmiş, Rönesans’ın perspektif anlayışı yıkılmış, yerine, fotoğraf makinesinin ve daha sonra da sinemanın getirdiği birden çok bakış geçmiştir. Bu çoklu görme biçimleri, bakan kişiyi görüş açısının merkezinden çıkarır ve sinemada kamera, bakışın yerine geçer, hareket kazanır ve her yerdedir. Böylece, aynı şeye tekil bakış bölünür, çoğalır ve sayısız hale gelir.  Dünya yeni biçimde algılanırken, seyircinin tekilliği de parçalanır ve görüntü, izleyici tarafından kendi yaşamının bir uzantısı haline dönüştürülerek, benimsenmekten öte sahiplenilir ve metalaştırılır.

Fütürizm, geçmişin tamamen geride bırakılması gerektiğini söylerken, kendi geleceğini de yıkıcı etkisi altına almıştır. Doğa, belirli bir yere kadar dikkate alınır. Nesnelerin figüratif anlamda gerçeklikleri yadsınır; estetik haz, daha çok duygulara bağlıdır. Her zaman farklı, başka bir gerçekliğin arayışı olarak, biçimler yerine, onların çağrışımlarına varmak amaçlanır.

Nasıl ki düşlerimizin masalsı dünyası ile beyazperdede karşılaştığımızda yaşadığımız gerçeklik, yaşamsal gerçekliğin kırılma noktası olmakta ise, Fütürizmin ilan ettiği yeni bir masalsı dünya da, fantezinin kol kanat gerdiği düşlemsel bir evrende yerini almıştır. Fütürizm, üzerine düşeni, açmazları saklı kalmak kaydıyla yerine getirmiş, hayal kurmanın gerektiğini şiddetle savunmuş, bir sanat akımı olarak sanatın karşı yazgısının sesini duyurmaya çalışmıştır. Geleceğin şifrelerinin şimdinin içinde belirlenmiş olduğu inancıyla yola çıkmak, Fütürizmin kapısını araladığı fantazyanın yaşanmasına olanak sağladığı ölçüde anlam taşıyacaktır.

Sinemanın teknik gelişiminde bazı yönetmenlerin de etkin rolü olmuştur. Aya Seyahat örneğine tekrar bakarsak eser, dekor ve tasarımların yaratımında ciddi bir öncülük üstendi.  Üniversite eğitimini fizik üzerine tamamlayan yönetmen James Cameron, bu yönünü sinemasında bolca kullandı. Özellikle Abyss (1989)Terminator (1991)Tinatic (1997) ve Avatar (2009)filmlerinde ekibiyle birlikte yeni görsel efekt teknolojisi geliştirdi. Örneğin bir kurtarma ekibinin su altında dünya dışı varlıklarla karşılaşmasını anlatan Abyss filmi, morphing (aynı anda birden fazla şekle bürünme) teknolojisinin kullandıldığı ilk yapım oldu. Yine Terminator 2’de sıvı metal yapısıyla istediği her şekle bürünebilen robotun sahneleri devrimsel nitelikteydi. Avatar’da ise yüz yakalama tekniği geliştirildi. Bu sayede aktörlerin yüz mimikleri dijital karakterlere daha rahatlıkla uyarlanabildi. Son dönem karşımıza çıkan Interstellar filminde olduğu gibi kara deliğin en gerçekçi haliyle simule edilmesi, on sene önce pek mümkün görünmüyordu.  Bilgisayar işlemcilerin çok çekirdeklere bölünmesi ve grafik kartlarının hayli yol kat etmesi artık en karmaşık efektlerin yaratılmasına bile rahatlıkla izin veriyor.  Bilgisayar teknolojisinin nasıl geliştiğini en kolay oyun sektöründe görebiliriz. Şirketler, yapımlarında kullanılacak oyun motorlarını geliştirirken var olan donanım gücünü dikkate alarak yaparlar. Geliştirilen oyun motoru mevcut donanımı zorlamamalıdır. Zorlama durumunda da zaten çalışamaz. Her sektör, donanımların gelişmesine paralel olarak yeni teknoloji üretebilir. Yüzüklerin Efendisi’ndeki pek çok sahnede, binlerce kişinin savaşması geniş açılarla gösterildi. Bu sahnelerin oluşturulması için yüksek işlem gücü ve belleğe sahip bilgisayarlar gerekir. Sinema sektörünün 2000’lerin başından itibaren bilgisayar efekti anlamında tam olarak bir gerçekçiliğe eriştiğini söyleyebiliriz.

CGI Teknolojisi Yani Computer-generated imagery, Türkçesi: bilgisayarda oluşturulan görüntüler. Sinemada bugün Hulk’u, Iron Man’i, Godzilla’yı ve daha bir çok filmi kusursuza yakın bir şekilde izleyebiliyor isek, bunu CGI’da olan gelişime borçluyuz.

Sanal gerçeklik teknolojisi giderek yaygınlaşıyor. Deneyimleyenlerin farklı duyularına hitap ederek, onları “orada değilken oradaymış gibi” hissettiren bu teknoloji, aslında sinema sektörünün geleceği için bulunmaz bir ilham kaynağı oluyor. Sanal gerçekliğin yeni ve saygın bir sanat formuna dönüşmesinin çok yakın olduğunu söylemek mümkün.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorum girin.
Lütfen isminizi yazın